Bir ülkede çocuklar öldürülüyorsa, orada takvimler işlemiyordur artık. Günler geçmez, saatler ilerlemez. Zaman, bir çocuğun yarım kalan cümlesinde donar. Bugün yine bir çocuğun adını öğrendik. Aslında öğrenmedik; ezberledik. Çünkü bu ülkede çocuk isimleri artık masal kahramanı değil, haber başlığı.

Bir çocuğun ölümü doğal değildir. Asla değildir. Ne “kader”e sığar, ne istatistiğe. Çocuk ölümü, doğrudan bir suçtur. Ve bu suçun faili yalnızca eli tetiğe değen, sopayı kaldıran, ihmali görmezden gelen kişi değildir. Bu suç; susanların, alışanların, “ama” ile başlayan cümleler kuranların da omzundadır.

Bir çocuk öldüğünde, sadece bir hayat sönmez. O çocuğun büyüyemediği yaşlar ölür. Oynamadığı oyunlar, söyleyemediği şarkılar, olamadığı her şey ölür. Bir anne, bir baba, bir aile paramparça olur ama biz ekran karşısında birkaç saniye durup sonra hayatımıza devam ederiz. En korkuncu da budur: Devam edebilmek.

Çocuklar korunamıyorsa, büyüklerin kurduğu hiçbir düzen masum değildir. Yasalar kâğıt üstünde kalıyorsa, kurumlar işlemiyorsa, adalet geç geliyorsa — bilin ki bir sonraki çocuğun yolu çoktan kararmıştır.

Bu bir yazı değil sadece. Bu bir yas. Bu bir utanç kaydı. Ve bu, hepimize yöneltilmiş bir soru:

Daha kaç çocuğun adını öğrenmek zorundayız?

Çocuklar ölmesin diye bağırmak “siyaset” değildir. “İdeoloji” hiç değildir. Bu, insan olmanın en temel refleksidir. Ve eğer bu refleksi kaybettiysek, kaybettiğimiz şey yalnızca çocuklar değildir; vicdanımızdır.

Bugün bir çocuğun ardından yazıyoruz. Yarın yazmamak için…

Artık gerçekten bir şey yapmak zorundayız.